11 Kasım 2009 Çarşamba

singing in the rain

dün pek güzeldi hava buralarda, pastırma yazı denen cinsten, haliyle ona göre giyindiydim ben de.. bi arkadaşta kaldım sonra akşam (pes 2010 pek güzel olmuş), gece bir ara yağmur yağmaya başlamış, sabah montsuz şemsiyesiz olarak çılgın yağmur altında işe gitmek zorunda kaldım, tabiri caizse donuma kadar ıslandım... bu yetmezmiş gibi işe geldikten 1 saat sonra sigara içmek için dışarı çıktığımda yağmur kesilmişti, bana mı garez?


günün sitesi: faces in places. şu yandaki fotoya da erişimimi sağlayan, ara ara tebessüm ettiren değişik bir blog türü, bu aralar çok görür oldum belli türde içeriği (fotoğraf olsun yazı olsun) toparlayan blogları, hoş..
günün şarkısı: yağmur yağdığından mütevellit the beta band - dry the rain, travis - why does it always rain on me ve billy myers - kiss the rain (hepsini önceden verdim galiba, kendimi tekrarlıyorum)
günün ürünü: condometric. her eve lazım
günün hizmeti: eş marketi. eve giderken marketten iki ekmek bir eş kapmak..

more to come...

31 Ekim 2009 Cumartesi

kültür sanat

bazen kötü filmlerin film müzikleri arasında çok güzel şarkılar çıkıyor, o zaman o filmi izleyerek vaktimi o kadar da boşa harcamadığımı düşünerek biraz daha iyi hissettiriyorum kendimi... az önce bitirdiğim Just Friends adlı 2005 yapımı, imdb linki bu olan filmden yola çıkarak böyle bir tez geliştirdim. filmi sadece başrolündeki ryan reynolds'a karşı two guys, a girl and a pizza place'teki berg rolünden duyduğum sempatiden dolayı izledim. aynı sebeple bundan daha keyifli bulduğum van vilder (2002)filmini de izlemiştim.



"You know, they say the greatest conversation you'll ever have is with a stranger?"




günün şarkısı: Fountains Of Wayne - Hackensack (fizy) yukarda bahsi geçen just friends'in film müziklerinden (soundtrack'in karşılığı bu mudur hakkaten? tam anlamı vermiyo bana gibi)

günün filmi: london (2005) bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine uzunca bir süre önce indirdiğim ve dün tesadüfen denk gelerek "e hadi bi izleyek" diyerek izlediğim ve nedense tadına doyamadığım film. içinde jessica biehl ve jason statham'ı barındırmasıyla kişiliğimdeki bilimum sapıklığı tatmin etmenin yanı sıra kurgusu ve hikayecikleriyle beni mutlu etmeyi başarmıştır. aşırı dozdaki uyuşturucu tüketimi de ilgimi çekmiş olabilir...



dipnot:
oha jessica biehl benden küçükmüş!
düne kadar resim koymazken şimdi altına replik falan ekliyor oldum
ne boş bi yazı..

30 Ekim 2009 Cuma

back, i am


çok uzun süre arşivimde bulunan, ama hiç dinlemediğim, o şansı hiç vermediğim, fakat bir gün "bu neydi ya?!" diyip dinlediğimde beynimden vurulmuşa döndüğüm, "oha nasıl atlamışım bunu!!" diye hayran kaldığım şarkılar olur (sizde oluyor mu bilemiyorum, bende oluyor en azından), yine öyle bir olay yaşadım, skin ile maxim'in birlikte seslendirdiği carmen queasy adlı çalışmaya sardım feci şekilde...

bir süredir yazmıyordum, o aralar en çok karşılaştığım soru "gittin mi starbucks'a içtin mi kahveni" şeklinde oldu, daha önce yazdığım şu yazıya canan hanım tarafından yazılmış olan bu yoruma ithafen. teşekkür ediyorum fakat kabul edemiyorum, ama başka bir marka hakkında tekrar yazı yazsam benzer bir faydası olur mu acaba diye düşünüyorum (bir pizza markası falan mesela)

uzunca bir yazı yazamıyorum, sıkılıyorum bir noktadan sonra, saçmalıyorum, toparlayamıyorum falan... okurken de böyleydi, sınavlarda alt sınır neyse o kadar yazardım, milletin düz sorulara yazdığı cevabın uzunluğu benim kompozisyonlarımdan uzun olurdu falan... o yüzden böyle paragraf paragraf yazıyorum, ama bu durumda da tek paragraf için yazı yayınlamak istemiyorum, birikmesini beklerken önceden yazdığım güncelliğini yitiriyor kısır bir döngünün içinde buluveriyorum kendimi. twitter gibi teknolojiler var "micro-blogging" felsefesiyle yola çıkmış, onu mu kullansam diyorum ama o da çok micro, yüzkırk karakter sınırlı, tek cümlelik şeyler, bana daha arada bir şey lazım, beşyüz karakter sınırlı milli veya centi blogging gibi.. neyse

böyle bütün arkadaşlarına tanıdıklarına eşine dostuna bir e-posta ileten (ya da sıfırdan gönderen, farketmez), bunu yaparken hepsini bcc (gizli karbon kopya? bilemedim türkçesini) olarak işaretleyenlere pek sıcak bakmıyorum, inceden inceden kıl oluyorum, "atma bana meyl muyl arkadaşım!" demek, "e-mail var kötü meyl var" gibi geyikler yaparak hayata küstürmek istiyorum bazen... sevmiyorum! ha tabi orada cc altında tanımadığım üçyüz kişinin olmasını, sonra onların reply-to-all diyerek aralarında geyik yapmalarını ve buna maruz kalmayı da istemiyorum. var bir dengesizliğim... ya da sadece bana atılsın, özel hissedeyim istiyorum, o da olabilir tabi, bilemedim.

ingilizce kullanıyorum windows'u internet'i, türkçelerine çok hakim değilim terimlerin..

çok devrik cümle kuruyorum, kendimi kaybediyorum bazen kendi yazdığım cümlelerde..

bi görsel ekleyeyim dedim, evime de almayı planladığım şu güzide posteri paylaşmak istedim, çok sevdim...

günün şarkısı: maxim feat. skin - carmen queasy (fizy) açıklaması yukarlarda bi yerde

12 Temmuz 2009 Pazar

öbdüm!

en azından bir dönem sıklıkla aynı arkadaş ortamında bulunmuş, ama o ortam dışında ayrıca hiç görüşmemiş olan insanların uzun zamandır görüşmedikten sonra bir yerde denk geldiklerinde birbirlerine "tamam canım/abi/birader en kısa zamanda görüşelim! yarın müsait misin hatta bak?" demelerini garipsesem de sıklıkla uyguladığımı farkettim. az önce öyle bir arkadaşıma yaptım, gerçekten buluşursak neden bahsedebiliriz bilmiyorum açıkçası...

20 Haziran 2009 Cumartesi

ritüel mitüel

(kaldığımız yerden)

cumartesi günleri tam bir ritüel günü benim için, özellikle de ilk yarısı... bir kere sabah dokuzbuçuk-on gibi kalkarım, önceki akşam genellikle çılgın atıldığından günüme alka seltzer ile başlarım (konuyla ilgili kirpikin yazdığı şu yazıya yönlendirmek istiyorum), önceki akşam eve geldiğimde başladığım ve yarım bıraktığım bir dizi bölümü vardır kesin, o bölümü bitiririm. sonra bir evden çıkarım, takarım mepeüççalarımı, en sertinden metalinden bir parça açarım (şu aralar finli metal tanrıları stratovarius aşkım yüceldi yine) başlarım yürümeye. murat muhallebicisinden iki ev poğaçası, onun yanına starbucks'tan günün kahvesi, en büyüğünden, yarım litre falan... işte kahvaltı!! ritüel bu kadar, yeterli kanımca...

farkettim ki türk kası olarak da bilinen, benim yumuşak kas demeyi tercih ettiğim, açık sözlü olmak gerekirse "göt göbek" miktarım kontrolsüz olarak artmış son dönemde, sakalımı kesince ortaya çıkan gıdım ve olmamaya başlayan gömleklerim en önemli ipuçlarım oldu... velhasıl, yediğime içtiğime dikkat etmeye karar verdim. salata falan yiyorum, yanımdaki kız kişi kaşarlı dürüm döner yerken ben kepek ekmeğine beyaz peynirli tost falan söylüyorum, kız üçte birim kadar olduğundan garsonların garip bakışlarına maruz kalıyorum. çay ve kahveyi şekersiz içiyorum, içmeye çalışıyorum, arkadaşım şekersiz çay nasıl bişey ya?! ben alışmışım üç şekerli içmeye, içindeki çay pek belirgin olmuyormuş.. diyorlar ki "bir alıştın mı bırakamazsın" peki ben alışmak istemiyorsam? sakarin falan da istemiyorum, ben kimyasal'a karşıyım! bakalım nereye kadar gidecek bu böyle...

tanıştığı her kadında bir kadını aramak ne boktan, kötü bir olaymış! bulamayınca bir hayal kırıklığı falan...

cumartesi sabahı dokuzda inşaat işleri yapan alt komşumuzu da huzurlarınızda kınamak istiyorum, kınıyorum!

günün şarkısı: stratovarius - infinity (fizy) bu sabahın şarkısı işte... bkz: yukarlarda

14 Mayıs 2009 Perşembe

ne varsa

bazı müzik türlerinde yeni eserler asla gerçekçi gelmiyor bana nedense... çok havada kaldı bu cümle, efem şöyle ki, ikibinli yıllarda yazılmış bir türk sanat müziği eseri ne kadar olabilir, bir caz eseri ne kadar eser olabilir... bilemiyorum, belki bana öyle geliyordur, ama bazı müzik türlerinde ne varsa eskilerde var arkadaşım!

29 Nisan 2009 Çarşamba

oh it's what you do to me...

günün şarkısı: plain white t's - hey there delilah (fizy) bir arkadaşımın facebook iletisinde gördüm ilk, dinledim, uzun zamandır yeni bir şeyler bulamıyorum müzikal olarak dişe dokunur derken ilaç gibi geldi... oh it's what you do to me...

evet sırf bunun için yazdım bu yazıyı da!

23 Nisan 2009 Perşembe

bayram

insanlar yanlış anlaşılmaktan değil, istemeyeceği sonuçlar doğuracak şekilde anlaşılmaktan kaçınır gibime geliyor sanki... geçen tuvalette geldi aklıma (bu da türk olduğumun kanıtı değil midir?)

özel günlerle doğum günleri çakışanları kelime oyunlarıyla bezenmiş şekilde kutlamaya çalışırım hep, 29 ekim cumhuriyet ve zeynep bayramı gibi. facebook'ta bir özel güne denk gelen aynı gün doğmuşsa, ikisine de üstteki uyarlamayı yapmak göze batar mı? dikkat çeker mi? evet'se sonuçları nasıl olur? 19 mayıs gençlik ve veli bayramın kutlu olsun, 19 mayıs deniz ve spor bayramı kutlu olsun??

günün videosu / klibi / şarkısı:


eskiden internetten bulur indirir arşivlerdik klip falan, şimdi bir aramaya bakıyor sadece... bu da vardı arşivimde, basit günlerdi.

işte öyle bir şey

normalde insanın hayalini falan kurmadığı, hatta aklına mümkün değil gelmeyecek olan şeyler, özellikle yaşandığı anda "hep hayalini kurduğum şeymiş buu!!" hissiyatı yaratır ya, çok severim o hissiyatı.

bugün sabah kendimi starbucks'ta kahvesini içerken newsweek okuyan adam konumunda buldum, "hep hayalini kurduğum şeymiş buu!!" diye bağırmak istedim, niye bilmiyorum... komik!

işte o "hep hayalini kurduğum şeymiş buu!!" dedirtici starbucks'ta kahvesini içerken newsweek okuyan adam pozisyonundayken bir haberle karşılaştım tarihte newsweek köşesinde: Entellektüelerin uyuşturucusu: LSD (sanki bir yazım hatası var burda, 'l' eksik gibi, neyse). derginin 1966'taki bi sayısının kapak konusuymuş. (bindokuzyüzaltmışaltı yazamayacağıma kanaat getirdim) haberin içinde geçen şu cümlemsiyi alıntılamak isterim;
"... (oysa uzmanlar, marihuana'nın "en sık görülen yan etkisinin hamilelik olduğunu" belirtiyordu)..."
şu cümlecik için anlattım tüm bunları...

21 Nisan 2009 Salı

oedipus

bazen günümü anlatabileceğim birisi olsun istiyorum hayatımda... anca annem oluyor o tabi şu aralar.

18 Nisan 2009 Cumartesi

heal!

"daha önce kesin bahsetmişimdir" diye düşündüm ama bahsetmemişim kırkaltı adlı güzide müzik grubundan. çok severim kendilerini, isimlerinin yaptığı çağrışım doğrultusunda rahatsızlar gibi biraz... fazla uzatmadan, önceden de çok sevdiğim, ama klibiyle hiç düşünmediğim anlamlar yüklenmiş güz bulutları adlı şarkının klibi:




malesef youtube

kısacık

haftaiçi her gün geç uyanmaya meyilli bir bünye bir cumartesi sabahı neden altıbuçukta uyanır, sorarım!

artık daha kısa ve daha sık yazıcam sanırım, en azından bir süre daha eğlenceli ve sürekli geldi, bakalım...

günün şarkısı: iced earth - i died for you (fizy) pek yeni değil ama geçenlerde denk geldim arşivimde, pek zevk aldım...

16 Nisan 2009 Perşembe

sabah sabah

ev arkadaşlarımdan biri sağolsun beni facebok'ta bir sayfaya hayran olmaya davet etmiş. (page, fan ve invite kelimelerini kullanacaktım da türkçe olsun dedim) sayfa morning sex, yani sabah seksi!! tam karşı odamda kalan adamın bana bunu yollamasının altında arayabileceğim milyon sebep geçti aklımdan, ancak buraya yazabildim işte... noluyo lan?!

yeni iş falan

bir yazı yazmaya başlamışım bundan iki hafta kadar önce, başlığını "dün bir bugün iki" diye koymuşum. bir kaç satır yazmışım, "onüç saatlik kısa süreli işsizliğim sonunda yeniden istihdam edildim, çok şenim, pek şenim, heleloy!" şeklinde. tabi sonra yarım bıraktım, ne o öyle işyerinde blog yazmak falan, sonra başlık uymadı, sonra vaktim olmadı, sonra internetim olmadı falan derken, geldik yine bugüne.

yeni işe başladım, şen ve mesudum, henüz çömezlikten kurtulamadım, gün geçmiyor ki yeni bir şeyler öğrenmeyeyim! iş saatlerimde bir kayma oldu, buna bağlı olarak sabah kalkma saatimi bir hayli öne almak zorunda kaldım, çok zorlanıyorum bazı sabahlar, tek kötü yan bu şimdilik, o da geçecektir diye tahmin ediyorum zamanla bünye alıştıkça falan.

yeni işyerimde bir arkadaşım var, garip bir adam, günde üç-beş litre su içiyor, ne zaman görsem elinde birbuçukluk su şişesi, bir acaip. ben de onun etkisinde kaldım, sıvı tüketimim arttı, çay kahve su bira derken sürekli bir tuvalete taşınma haline büründüm. uzun yol da yapmazdım eskiden, ev-iş arası yürüme mesafesiydi, ama artık öyle değil. alışkın değilim, "çıkmadan bir tuvalete selam çakayım, yolda sıkışıp zor duruma düşmeyeyim" gibi bir düşünce işlememiş biyolojime, işlediyse de zamanla silinmiş kullanılmaya kullanılmaya. her gün absürt yerlerde ığkh mığghk diye kıvranır oldum, hayat zor... (şimdi yazarken farkettim ki çok saçma bir hikayeymiş bu, niye paylaşıyorum ki, ama yazdım artık) çişteki mucize diye bi kitap vardı, ben de okumuştum zamanında, ilginç.

şimdilik bu kadar.

31 Mart 2009 Salı

sonny



searching for sonny tamamı dijital bir fotoğraf makinası ile (canon 5d mark II) çekilen, senaristliğini ve yönetmenliğini andrew disney'in yaptığı, eğer hedeflendiği gibi gösterime girebilirse türünün ilk örneği bir film. bir handycam vesilesiyle çekilen ve benzerlerinin izlediği the blair witch project gibi bir çığır açabilir, olay yaratabilir mi, göreceğiz... film çekme maliyetleri azalıyor böylece, yakında herkes kendi filmini çeker olacak gibi bir his var içimde.

30 Mart 2009 Pazartesi

nirvana'dan yazıyorum


Pink Floyd - Comfortably Numb



müthiş bir şey... çok eski de olsa, paylaşmadan duramadım!

25 Mart 2009 Çarşamba

may the force be with you!


star wars sever bir kişilik olduğum herkesçe bilinir (bilmiyorsanız öğrenin!), bugün bir yerlerde okudum ki tie fighter görünümlü webcam yapmışlar, hemen baktım ama çok kalitesiz görünüyor, bir de yüz dolarlık fiyat biraz (!) fahiş gibime geldi, çin işi japon işi bu şeye o kadar para vereceğime gider düzgün bir ışın kılıcı alırım bre! onların fiyatı da bu düzeyde az çok takip edebildiğim kadarıyla...

uygun ortam ve insanları bulabilsem de sinema haftasonları yapabilsem... tabi ilk olarak star wars günleri gelir, en son force ile bin türlü cinlik denenir gerçekten olacağı düşünülerek! kısmetse sonbahar kış gibi artık.

ikea araba yapıyormuş, artık yassı kutuda gelir de evde ingiliz anahtarıyla mı birleştiririz orasını bilemiyorum da... çok eğlenceli bir haber olarak geldi. tabi kesin bir nisan şakasıdır, zaten ikea böyle bir şeyi neden fransızca bir site üzerinden açıklasın ki... hakkında yazılan çizilenler de hep bu yönde zaten.

son teknoloji haberimiz de 1080p çözünürlükte video çekebilen (bildiğiniz full hd efem bu) canon marka, t1i model dslr olsun. yuh ulan!

sahip olduğum diğer bloglara çılgınlar gibi spam yağıyor şu aralar, her seferinde e-posta geliyor, her seferinde bir heyecanlanıyorum "amaney biri bişey yazdı aheyahey!" diye, içimde kalıyor sonra. açığ bakıyorum ne viagrası kalmış ne üniversite diploması.. ayıp, mazlum bir çocuğun duygularıyla bu kadar oynanmaz, oynanmamalı! (yorum yazın diye demiyorum, valla)

bi video log olayına girmek istiyorum (vlog kısacası sanırsam), gerekli ekipmanı yazılımı ortamı yaratırsam şayet kısa zaman zarfında. çok eğlenceli geliyor fikri dahi, tabi tüm yatırımı yapıp sonra kameranın karşısında ışık görmüş tavşan gibi kalakalmam da olasılık dahilinde. belgesel çekerim o zaman da artık ne yapalım... açılın, yeni ercik geliyor!

bugün internet gezginliği vasfımı yerine getirirken tesadüfen bulduğum bir şarkıyı paylaşmak istiyorum, kolerera kod adlı repçi kızımızın sen nasıl bir insansın adlı parçası, kesin dinlenmeli, sözlere özen gösterilmeli.

bu arada last.fm kullananlara kötü bir haber, ingiltere, abd ve kanada dışındaki tüm ülkelerden müzik dinleme imkanından faydalanmak için aylık dört dolarlık bir üyelik gerekecekmiş yakın zamandan itibaren. diğer özellikler bedava olarak devam edecekmiş yine, yani "vay bu hafta 186 rolling stones şarkısı dinlemişim, kopmuşum" diyebileceğiz yine de... zaten türkiye'nin internet bağlantısıyla zaman zaman kanser edici olabiliyordu radyosu, çok eksikliğini hissedeceğimi sanmıyorum kısa vadede, sonradan da "parası neyse veririz arkadaşım!"

çok link veriyorum gerçekten de, ellinci yazıya ulaştığımda bütün linklerimi istatistiki olarak değerlendirmeyi düşünüyorum, bedavadan yazı olur işte, fena mı?

günün şarkısı: led zeppelin - kashmir (fizy) malesef daha kaliteli bir kaydını bulamadım fizy aracılığıyla, bulursanız söyleyin değiştireyim, bulamazsanız benden mepeüçünü isteyebilirsiniz severseniz.

23 Mart 2009 Pazartesi

emayti farkı


daha da bir şey diyemiyorum..

21 Mart 2009 Cumartesi

kırmızı ışıkta geçmeyin!

dün bir mesaj aldım emniyet genel müdürlüğünden (egm'nin o anlama geldiğini varsayıyorum), sizi arayarak kendilerini kamu görevlisi olarak tanıtan ve çeşitli bahanelerle kontör göndermenizi isteyen kişilere itibar etmeyiniz şeklinde, takdir ediyorum, "kırmızı ışıkta geçmeyin", "sigara sağlığa zararlıdır" diye de mesaj atsınlar! mı desem ne saçmalıyorsunuz, müstahak öyle sazanlara, yapana helal olsun, hem siz numaramı nereden buldunuz?! mu desem bilemedim...

o kadar çok yasak var ki ülkemizde, hele teknoloji, internet konularında, en alelade, bilgisayar bilgisi msn ve word'den (word zor gerçi) öteye geç(e)meyen insanlar dahi bilgisayar dahisi olmak yolunda emin adımlarla ilerliyor. youtube yasak mı, hosts dosyasıyla oynaşalım hallolur, diziport mu kapanmış, dur dns ayarlarına bir cila atalım... yetişkin içerikli siteler için atılan taklalar konusuna hiç girmeyeyim! yazıktır günahtır! bilemiyorum gerçi, başbakanımız dahi bu yollara başvuruyormuş, belki toplumsal teknolojik bilgi seviyemizi yükseltme hedefi güdülmektedir, vardır devlet büyüklerimizin (!) bir bildiği elbet... (bunları yazdım diye blogger kapanırsa şaşmam artık)

devekuşu kabare'nin yasaklar oyunu geldi aklıma, bir yerden bulsam edinsem de izlesem, hatta komple seti şahane gider gibime geldi...

metin akpınar geldi oradan da aklıma, aklın sınırı yok tabi, geçen haftasonu aile saadeti içerisinde televizyon izlerken bir programa konuk olarak katılmıştı. çok seviyor, acaip takdir ediyorum metin akpınar'ı (metinakpinar.com adresini kendi kişisel sitesi, hayatı, sanatı gibi konulara ayırsaymış keşke, an itibariyle şirketi olan metin akpınar aydolap'ın sayfasına gidiyor, sevmedim). sanat yaşamında el attığı her şeyde başarılı olduğunu düşünüyorum, ne yazık artık ki tüm enerjisini sanata ayıramıyor, kendi deyimiyle darülaceze'de ölmemek için iş hayatına atılmış, dolap molap satmak peşine düşmüş. sanata ve sanatçıya desteğimiz, sanatçının kazancı konularında çok acıklı ve açıklayıcı bir durum.

emektar gruplarımızdan duman yeni bir albüm sunmuş piyasaya bu arada, bir şekilde edindim, biraz dinleme fırsatı buldum. biraz diyorum çünkü duman I ve duman II olarak iki ayrı albüm, toplam yirmi şarkı, öyle kırk tekrar dinleyecek kadar vaktim olamadı malesef... senden daha güzel ve dibine kadar şimdilik favori şarkılarım, zaman ne gösterir bilemiyorum. bazı şarkılar ilk seksen dinlemede dikkatinizi çekmez ama seksenbirincide dikkatinizi çeker ya bazen, o açıdan...

eskiden beri sıkı bir metallica dinleyicisiydim, ancak geçtiğimiz yaz ali sami yen'de gerçekleşen orgazmik konser (ölümcül de olabilirdi, neyse) sonrasında biraz azaltmıştım, daha az metal, daha çok rock şeklinde bir seyir çiziyordum. geçenlerde arşivimi kurcalarken bir gaz aldı beni yine, eski formumu yakaladım. gerçi yeni albümleri hala pek sevmiyorum, son çıkan abi eskisi gibiler yine şeklinde pazarlanan albüm dahil...

türkiye'de çok geniş bir kitle tarafından kullanılmasa da gelişen web dünyasının süper yıldızlarından bir tanesidir twitter, muhtemelen bunun sebebi internet dünyasına asıl yön verenlerin çok çok büyük bir kısmının abd vatandaşı olması, abd'de de twitter bilgilendirmelerinin cep telefonundan kısa mesaj ile ücretsiz olarak yazılabilinmesi / alınabilmesidir diye tahmin yürütüyorum. ha nedir twitter derseniz, micro-blogging adıyla anılan, 140 karakter sınırıyla (kısa mesajlara uysun diye) ne yaptığınızı, beğendiklerinizi vb. paylaşabileceğiniz bir site. üzerine kurulmuş onlarca uygulamayla tabi olay basit "diskoda nuri alçoyu gördüm haha" demekten öteye geçmiş durumda. neyse onlar ayrı konu, asıl bağlanmak istediğim yer (veya kişi) iJustine. ijustine twitter'da en çok takip edilen kişiler arasında, ki bu listede barrack obama, britney spears, coldplay, google vs. varken iddialı bir durumdur kanımca. kendisi bir apple manyağı, vlog olayına kendini fena kaptırmış, aşık olduğum insandır. güzeldir, şekerdir, komiktir, süperdir gözümde... çatıma i love you ijustine yazıp google earth koordinatlarımı (normal koordinatlar da aynı ya neyse) göndermek istiyorum, o derece! youtube'da izlerken reklamlarda "ateşli rus kızları burada" diye bir şey çıkması ise.. yorumsuz.

cornflake girl gibi buralara resim yaymak istiyorum ama nereden başlasam nasıl yapsam bilmiyorum. bu yazıya ijustine resmi mi koycam, metin akpınar mı, twitter mı, duman mı, egm mi... kafam karıştı, bir sonrakine artık!

günün videosu / şarkısı: twitter'dan bahsetmişken "the twitter song" gerekir (oyuncularından biri ijustine tabi o yüzden)

19 Mart 2009 Perşembe

neferge ne ola ki?

bazı arkadaşlarım var, böyle altı ayda bir, yılda bir görüşüyorum, görüştüğümüzde süpper arkadaşız, can ciğer kuzu sarmasıyız, dedikodular uçuşur, her konu konuşulur, ama sonraki altı ay boyunca yine ses seda çıkmaz, görüşmeyi geçtim bir msnde görünülmez, telefonda konuşulmaz, salak facebokta bir poke olayına dahi girilmez... oysa aynı şehirde oturuluyordur, evlerin önünden geçiliyordur. hangisi yapmacık, hangisi gerçek çözemedim, samimiyet mi kopukluk mu. gavur diyarlarda yaşayan insanlarla daha sık görüşüyorum, daha çok biliyorum, anlamıyorum. bir de sonra "ya hiç aramıyorsun, görüşmüyoruz, ikvikbik" dediğimde de trip ustası olarak çıkıyor adım, da neresinden baksam hak veriyorum kendime, haklıyım, haklı bir insanım ben!

her akşam ne yicem diye düşünmekten de sıkıldım ya!

that's all folks...

günün şarkısı: mylo - sweet child o' mine (fizy) guns'n roses şarkısının hoş bir yeniden seslendirmesi, salla çalkala cinsinden. (dünkü şarkıya ne kadar uzak anlatamam)
günün sitesi: neferge tasarım blogu (link) ekonomik tasarımcı bir arkadaşın blogu, ya linkini verecektim ya da içeriğini çalacaktım, ilkini tercih ettim.
günün videosu: neferge'den yine de bir şeyler çarptım, zaten eski yazılarından birinden, kızmaz sanırım. (el sallıyorum kendisine)